Die Erklärungen werden hier nur in türkischer Sprache verlinkt, da die Übersetzung durch die Gerichtsdolmetscher ins Deutsche teilweise tendenziös war und eine eigene Übersetzung noch nicht vollständig vorliegt.

 

„Bu bize Tanrının bir lütfudur.“ sözünden sonra başarısız darbe girişiminin yarattığı siyasal-toplumsal iklime yaslanan diktatör Erdoğan’ın Türkiye’yi sürüklediği yer açıkça kurumsal faşist bir diktatörlük rejimidir.

Cumhuriyet Gazetesi’ne yönelik operasyonla muhalif son gazetede susturuldu. Büyükşehir Diyarbakır Belediyesi başta olmak üzere 28 Kürt Belediyesi gasp edilerek %55-90 oranıyla seçilen başkanlar ve meclis üyeleri tutuklandı. Muhalif bütün akademisyenler Üniversitelerdeki işlerinden alınarak kimileri tutuklanmış bulunuyor. Bütün rektörlük seçimleri kaldırılarak doğrudan Saraydaki faşist Sultanın atamasına bırakıldı. Başta HDP’li siyasetçiler gelmek üzere binlerce muhalif „terör operasyonları“ kisvesi ile tutuklanmış bulunuyor. Son olarak 6 milyon oyla Parlamentoda 3.güç durumunda bulunan HDP’nin eşbaşkanları Selahattin Demirtaş ve Figün Yüksekdağ dahil 9 milletvekili Sultan’ın talimatıyla „terörist“ oldukları gerekçesiyle tutuklanmış bulunuyorlar.

Faşist Sultan Erdoğan ülkeyi tam bir terör rejimi altında yönetilmeye, bu rejimi „Başkanlık Sistemi“ olarak kurumlaştırma çabasına devam ediyor.

Yasama-Yargı ve Yürütme erki tamamen Sultan’ın denetiminde çalışıyor. Meclis, Hükümet ve Yargı kurumu doğrudan faşist Erdoğan’ın talmatlarını yerine getiren göstermelik yapılara dönüşmüş durumdadır.

Yüzbini aşkın kamu çalışanının işine son verilmiş bulunuyor. Bunlardan 33 bin insan hapishanelere atılmış durumda. Orduya ve güvenlik kurumlarına yönelik darbe operasyonlarını saymazsak işten atılanların ağırlıklı bölümünü Kürt ve demokratik nitelikli insanlar oluşturuyor. Akademideki tasfiyelerin ezici çoğunluğu da bu nitelikte.

Açıkçası, Sultan tanrnın lütfunu pratikleştirerek kendi darbesini tüm ülkeye dayatmış bulunuyor.

Hukuğun bütün temel savunma hakları gaspedilmiş durumda. Gözaltı 30 gün. Avukata erişim söz konusu değil. İşkence çığlıkları yükseliyor zindanlardan. Darbeci diye tutuklanan kadın bir hakim; „işkence görüyorum, dayanamıyorum artık, kendimi öldüreceğim“ diye insan hakları çevrelerine haber gönderiyor. Yüzlerce polis ve askerin tecavüzlü işkencelerle sorgulanıp itirafa zorlandıkları yönünde bilgiler mevcut. Darbecilik iddiasıyla tutuklanan 20’ye yakın insanın „intihar“ ettiğini açıklıyor avukatlar. Bütün basın-internete erişim yasaklandığı gibi toplantı-gösteri-basın açıklaması gibi en temel haklar gasp edilmiş durumda, ısrar edenler vahşice polis şiddeti sonrası tutuklanıyor. Faşist Sultan Türkiye’yi açık bir hapishaneye, açık bir işkence cumhuriyetine dönüştürmüş bulunuyor. AKP bütün parti teşkilatlarına ve kitlesine silahlanma çağrısı yapmış bulunuyor. Ülke içindeki karanlık tablo ve faşist siyaset kendisini bölge ülkelerini işgal siyaseti olarak gösteriyor. Kıbrıs’tan sonra Suriye ve Irak toprakları da faşist saldırgan Türk işgal ordularının çizmeleri altında bulunuyor. Kerkük, Musul, Halep, 12 Adalar gibi Lozan öncesi Osmanlıya bağlı bulunan her yeri istiyor Sultan. „Lozan’ı bize zafer diye yutturuyorlar, oysaki hezimettir“ diyor. Sözünü ettiğimiz bölgeler „bizim hakkımızdır“ diye ısrar ediyor. 21.yüzyılın en çılgınca diktatörlerinden birinin yayılmacı-işgalci hezeyanlarına tanık oluyor bütün dünya. Bütün faşist rejimlerde içkin olduğu gibi iç ve dış saldırganlığın at başı gittiği, birbirini beslediği bir tablo sözkonusudur. Uluslararası baskının sonucu İŞİD’le bağını sınırlamak zorunda kaldılar. Ama bu kez El-Kaide türevi çihatcıları eğitmeye, silahlandırmaya devam ediyorlar. Dahası bu katil sürülerini dünyaya muhalif gerillalar olarak pazarlama gayretindeler. Türkiye toprakları bütün bu cihatçı grupların üstlenme, eğiim-hazırlık ve operasyon alanı olarak kullanılmya devam ediyor. Bu Sultan islamcı-suni-faşist tabiatıyla Kürt düşmanlığı ve bu çeteler üzerinden bölge ülkelerinde sağlamak istediği siyasal nüfuzla tam uyumlu bir politika.

Faşist terör rejimiyle, saldırgan-işgalci dış politikalarıyla cihatçı terörün hamiliğiyle ve Avrupaya-Dünyaya tehdit ve şantajlarıyla -Mülteci konusu gibi- var olan bir TC rejiminden söz ediyoruz. Halkların demokratik barışı ve özgürlüğü için bölge barışı ve huzuru için, cihatçı terörün yok edilmesi için kesinlikle tasfiye edilmesi, aşılması zorunlu olan faşist islamcı bir diktatörlük rejiminden.

Türkiyeli devrimciler olarak bizlerin burada yargılanmamız ve tutukluluğumuz kuşku götürmez biçimde faşist TC rejimine Almanya Hükümetinin desteğinden başka bir anlam taşmıyor. Hükümetin daha seçimler döneminde Erdoğan’a, O’nu meşrulaştıran ziyareti, Kürdistanda yüzlerce Kürt sivilin öldürülmesinde kullanılan silah ihracatı ve Almanya’da Kürt devrimcilerinin tutuklanması gibi bizlerde Federal Hükümetin AKP-Erdoğan diktatörlüğüne yaptığı jest durumundayız.

Avukatlarımızın „davanın Türk rejiminin anti demokratik karakteri ve hukuk sisteminin güvensiz oluşu“ gibi gerekçelerle düşmesi talebiyle verilen dilekçeler temelsiz bulunarak reddedilmiş bulunuyor.

Açıkçası, Mahkeme Heyeti şimdiye kadar Adalet Bakanlığının talebi doğrultusunda yargılamanın sürdürülmesi doğrultusunda tutum belirtmiş durumda.

Gelinen aşamada, Türkiye’deki son gelişmelerin dayattığı somut durumu da dikkate aldığımızda Mahkeme Heyetinin davayla ilgili bir yol ayrımında, kesinlikle bir dönüm noktasında bulunduğunu düşünüyorum. Karar vermede insani, hukuksal normlar mı, siyasal iktidarın tercihlerimi geçerli? Yalnızca basının tam susturulup-gazetecilerin tutuklanması veya milletvekili arkadaşlarımızın zorbalıkla tututlanarak halklarımızın iradesinin gasp edilmesiyle sınırlı olmayan büyük bir sorun druyor. On binlerce hakim-savcı işkenceli sorgular sonucu tutuklu bulunuyor ve halen görevdeki savcı ve hakimlerin tamamı Sultan’a biatlarını sunan yargı organlarının denetiminde hizmet eden memurlar durumundalar. Bunca tutuklamanın, operasyonun ve şu sıralar Almanya Hükümeti dahil bütün dünyanın „kaygı uyandırıcı gelişmeler“ olarak tanımladığı gelişmelerin Justiz aparatındaki güvenlik pozisyonundalar. Aynı şey polis ve diğer güvenlik görevlileri için geçerli bulunuyor.

Bu durumda gerek içeride tutuklu olan ve gerek halen görevde bulunan hakim-savcı ve güvenlik görevlilerinin güvenirlilik düzeyleri kesinlikle tartışmalıdır. Dahası güvenilemez kaynaklar olarak değerlendirilmeleri gerekmektedir.

Tutuklu savcı-polis ve hakimlerinin bir çoğunun sahte belgeler düzenleyerek, sahte kanıtlar üreterek suçlanmasına maruz kaldıklarını ve görev başındakilerin hala yaşadığımız binlerce demokratik aydın, gazeteci ve siyasetçinin tutuklanmasının özneleri olduğunu vurgulamak gerekiyor.

Burada bulunan bizlerde aynı güvenlik-yargı, kadrolarca hazırlanan raporların temel referans alındığı savcılık iddianamesiyle yargılanıyoruz. Daha garip olan tarafı Türkiye Devleti kurumlarınca hazırlanan bu raporlar Federal Savcılıkca büyük bir itaat duygusu içinde kendi iddiası olarak sunuluyor. Şaşırtıcı olan ise; davanın durdurulması taleplerinin heyetinizce savcılığın iddasına dayanak gösterilmiş oluşudur. Aslında konjonktiv formda iddiaların doğruluğuna dair kanati çağrıştıran bir üslupla red edilmeden söz etmek daha doğru olacaktır.

Selahattin Demirtaş ve Figün Yüksekdağ Almanya’da bulunsalardı, bu durumda bizim gibi terörizm suçlamasıyla yüzyüze kalmaları ve tutuklanmaları ihtimal dahilindedir. Aynı şeyler tutuklanan bir çok akademisyen-aydın ve gazeteci içinde geçerlidir. Türkiye’de tutuklanan arkadaşlarımızın, devrimcilerin ve aydınların maruz kaldığı alçakça saldırılara Dünya-Almanya açısından „kaygı verici“ tepkileri verip faşist Türkiye rejimine muhalif devrimci – sosyalistleri „terör“ suçlamasıyla tutuklanıp- yargılamak iki yüzlü bir ahlaki-siyasal pozisyonun dışa vurumundan başka bir şey değildir.

Sevgili Figen Yüksekdağ Mahkememizin başlangıçında bizimle dayanışmak için bu salonda hazır bulunmuş ve „Devrimci Tutsaklar Onurumuzdur“ sloganıyla bizlere dayanışma ve yoldaşlık çığlığını ulaştırmıştı. Şimdi sıra bizde, Figen , Demirtaş ve bütün vekillerimizle onur duyuyor, onların faşist Sultan’a ve zindanlara boğun eğmeyen duruşlarını Vedat Türkali’nin dizeleriyle selamlıyorum; „Boşuna çekilmedi bunca acılar“, „Haramilerin saltanatını yıkacağız“ sevgili yoldaşlar.

Seyit Ali Uğur